Gecen gun baharin gelmesi serefine- gerci geleli epey oldu- odami bir toparlayayim dedim. Bir yigin cop cikti, bir suru bir suru kagit copu daha dogrusu. Ne cok kagit harcadigimi dusunup uzuldum, kizdim, zavalli agaclar dedim falan filan. Sonra tam posete koyuyordum coplerimi, aralarindan ufacik bir gazete kagidi suzule suzule kucagima dustu. O gazete kagidindan bahsetmeden once ne cok plastik torba kullandigimi farkettigimi de uzulerek soylemeliyim. Aslinda kendimize bir alisveris cantasi edinsek- her yerde satilan kumasimsi ucuz seylerden- ve onu beraberimizde tasisak dunya daha guzel bir yer olmaz mi?Olur bence. Belki volkanlar da bize hiddetlenip patlamaz o vakit.
Her neyse ne diyordum gazete parcasi diyordum. Allah allah ne ki bu dedim aldim elime. Bir siir. Oradan buradan begendigim seyleri koparir sozde saklamaya karar veririm. Pek duzenli biri olmadigimdan ya cope gider ya da bir sekilde unuturum kaybolur. Bu sefer oyle olmasin istedim. Yazayim da dijital ortamda da olsa bulunsun dedim. Belki baska insanlar da okur begenir ben de mutlu olurum diye gecirdim bir de icimden:) Kucuk seylerden mutlu olmak ne buyuk bir sey. Yasamayi su an tekrardan sevdim, karnima kelebekler dolustu tekrardan.
Ve siir. Biraz karamsar ama olsun. Gecende bir yerlerde okumustum 'Mutlu insanin hikayesi yoktur.' gibi bir sey soylemisti birisi, Simone de Beavouir'di sanirim- dogru yazdim mi ki, bilemedim,bakmaya da usendim.- Dogru soylemis bence, mutlulukta karsitlik yok, mutlu insan 'Neden mutluyum?' diye sorgulamaz, halinden memnundur ne diye sorgulasin rahatini bozsun zaten. Oysa keder, uzuntu, aci irdelenesi olgular. Bu sorgulayis da sanata yonlendiriyor gibi insanlari. Bugun Unamuno'nun 'Sis' adli kitabini bitirdim, her seyi sorguluyorum, kuskuyla bakiyorum. Cok guzel bir kitap, oneririm. O zaman Augusto Perez'e (kitabin bas kisisi) ve onun gibi anlaticisini asmis cogumuzdan daha kanli canli roman kahramanlarina gelsin bu siir.
Su Curudu
Yetmis iki gundur bir dolapta kilitliyim.
Yalnizca
anahtar deliginden hava giriyor ve olu bir isik
siziyor iceri.
Yalnizlik hic de tanrisal degil,
gorkemli degil.
O yalnizca gecmisle gelecek,
olumle yasam arasinda kocaman bir karanlik
nokta.
Gecmisi ve gelecegi olmayan,olumle
yasam arasinda irinli bir leke yalnizlik denilen.
Simdi ne varsa,anahtar deliginden sizan
Havayla isikta...(Farkina varsalar kapatirlar miydi onu da?)
Butun bellegimdekileri yokettim.
Elektrikli bir aygitla yaktim,jiletle kazidim.
Cigliklarin araligindan ucurdum hepsini,kul
edip savurdum.
Adimdan gayrisini bilmiyorum.
Ahmet Telli
18 Nisan 2010 Pazar
7 Nisan 2010 Çarşamba
Dindandon catlasin dusmanlar, benim de artik bir blogum var !!!
"Bunu da mi yaptin, yok artik !!" diyeceklerine eminim beni taniyan insanlarin, zira son 2-3 senedir denemedigim ugras, girmedigim kulup ortami pek kalmadi gibi. Peki blog yazma fikri nereden aklina geldi be deli insan dediginizi duyar gibi oldum. "Julie & Julia" adindaki pek 'leziz' film sayesinde. Izlemeyenleriniz icin ozetlemem gerekirse gercek bir hikayeye dayanan filmde Merly Streep, hayatta aradigini bir turlu bulamayan, bir cok seye el atan fakat devamini getiremeyen, hafif hiperaktif , neseli ve oldukca sakar Julia Child rolunde. Bu kadincagiz yillar sonra yemek yapmanin hayatinin anlami oldugunu kesfediyor ve tum sakarligina ragmen 70 li yillarda usta bir asci olup cikiyor. Paralel evrende ise Julie hayatinin monotonlugundan sikayetci, ciddi bir bunalimin esigindeyken Julia' ya tutunuyor ve yemek yapma aski farkli zamanlarda yasayan bu iki kadini baska bir boyutta bir araya getiriyor. En genel anlamda Julie'nin Julia'nin yemek tariflerini yazdigi bir blogu acma seruvenini isleyen film insanin yuzune kocaman bir gulumseyis kondururken benim gibilerin kafasina da 'Blogacblogacblogac' diye bas bas bagiran bir bit yenigi dusurmeyi basariyor ve bence amacina da fazlasiyla ulasiyor. Cakma film elestirmeni tadinda sacma bir konusma yaptiktan sonra blogumda yemek tarifi vermeyecegimi simdiden belirtmek isterim. 'Ne yapacaksin o zaman, neden yaziyorsun?' dediniz simdi de duydum. Orhan Pamuk'un Nobel konusmasini alintilamak istedim, pek icten pek naif anlatmis;
"İçimden geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Onu ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum. Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul’da, Türkiye’de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum. Kağıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum. Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum. Yalnız kalmak için yazıyorum. Hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. Bir kere başladığım şu romanı, bu yazıyı, şu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. Hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. Hikâye anlatmak için değil, hikâye kurmak için yazıyorum. Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya —tıpkı bir rüyadaki gibi— bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum."
Iste boyle sevgili blogseverler.. Batarken gunes ardinda tepelerin, geldi veda zamani yollari catallanan guncenin..
"İçimden geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Onu ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum. Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul’da, Türkiye’de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum. Kağıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum. Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum. Yalnız kalmak için yazıyorum. Hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. Bir kere başladığım şu romanı, bu yazıyı, şu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. Hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. Hikâye anlatmak için değil, hikâye kurmak için yazıyorum. Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya —tıpkı bir rüyadaki gibi— bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum."
Iste boyle sevgili blogseverler.. Batarken gunes ardinda tepelerin, geldi veda zamani yollari catallanan guncenin..
Kaydol:
Yorumlar (Atom)